Ah “Ben”den // Günler akarken ben bakarken…


Hüseyin Say aradı. “Berceste dergisi vardı, hatırlıyor musun?” diye sordu. “Evet, elbette.” “Yeniden çıkarmayı düşünüyorlar.” “Ne güzel.” Sohbet devam ederken derginin mutfağında kendisinin de bir yeri olduğunu anladım. Malum, bir ara Kayserili idi Hüseyin Abi.

İçimden bir yerden ben de yer alsam yeni dönemde, bir şeyler göndersem arzusu geçti. Tam “Abi, beni de alın,” diyecektim ki benden önce Hüseyin Abiden teklif geldi. “Sen de yazı verebilirsin.”

Aklımdan klasörde hazır metin var mı diye geçiyor bir yandan. Yok. Şiir göndersem, beğenmezler, şair değilim. Deneme yazsam, dağınık derler mi acaba…

Derken, Abi, “Karışmak gibi olmasın ama, günlük yazsan,” dedi.

Evet, günlük, en sevdiğim. Hazırda olur genelde, az buçuk. Akmasa da damlayan bir yazı temrini olarak bir dosya açık tutarım hep bilgisayarda. Maksat, yazıdan elim soğumasın iyice.

“Olur, tabi. Bakarım son haftalarda ne yazmışım, bir dosya toparlarım.”

Birkaç günün notlarını bir dosyaya kopyaladım. İmlasını filan gözden geçirmem lazım günlük de olsa. El içine çıkacak sonuçta.

Bir de başlık lazım. Ne desem acaba? Aklıma güzel bir günlük adı geldi: “Günler Akarken” Ama bu kesin kullanılmıştır diyorum bir yandan da. Hemen arattım, evet, bir kitap ismi çıkıyor karşıma. Biraz uzatıyorum bu sefer: “Günler akarken, ben bakarken…” Aslında mırıldanırken birer “e” ekliyorum yan cümlelerin sonuna. Daha halktan, ironik bir söyleyiş ama uymuyor, benim metnin genel havası öyle değil. Yine de dudaklarım hafifçe kulaklara doğru yayılarak tekrarlıyorum kendi kendime: “Günler akarkene, ben bakarkene…”

Bu söz öbeğini iki uçlu bir atasözü çağrıştırdı, anlamışsınızdır zaten.

“Su akar, deli bakar.” Diğer varyantında “deli” sözcüğü değişiyor: “Su akar, Türk bakar.” İş bakmak olunca ben her iki özneye de uyuyorum doğrusu.

Günler, işte öylecene, önüne baraj maraj kurulmayan, tarımda, ulaşımda, herhangi bir işte kullanılmayan başıboş ırmaklar gibi güneş altında çatlak çatlak olmuş, çölleşmiş ömrümü yarıp geçiyor. Sürükleyip geçiyor hatta. Ben öylece bakıyorum akıp giden günlerin ardından. Gelip geçen, kuşlar gibi uçan günlerin ardından... İşte öyle… Bir ara birleşik okuyorum. “Günakar.” Özel ve güzel bir ad olabilirdi bu aslında. Ama orada da kalmıyor zihnim. Türkmence suçlu demek “günäker”, bizdeki günahkarın az anlamı kaymış hali. Sözcüğü şöyle bölüyorum: gün//âh/kar. Bir ara şairler böyle şeyler yapmayı severdi. Aslında önüne havalı bir iki laf koysam bazılarına şiir diye yutturabilirim. Ama böyle cambazlıklara girişmemeliyim. Yakışmaz saçı dökülmüş, sakalı ağarmış adama.

Günler akarken ben bakarken… Baktım kaldım, evet. Dağlarca’nın son söyleşilerinden birini hatırlıyorum. Çok yaşamak bir yandan iyi ama insan çok yalnız kalıyor, bütün arkadaşların gitmiş, diyordu ya hani, onu. Ama başka bağlam. Bir yerinde diyordu ki o söyleşinin, bazı sözcükler eskiyor zamanla, yenisini bulmak lazım. Örneğin, diyordu sonra, takvim yerine “günakıtan” kullanılabilir. Sonra da, muhtemelen muzip bir gülümsemeyle, bu sözü zamanın Maliye Bakanının adından çağrışımla bulduğunu açıklıyordu.

Böyle şeyler düşündüm günlüğün adı üzerine. E, tabi, bu bir seri yazı olmalı. 1, 2, 3… diye gitmeli. Her bölüm için ayrıca bir başlık düşünülür de sabit kalacak ad önemli.

Neyse efendim, bu kadar fikir jimnastiğinden sonra “Ah Benden” demeye karar verdim. Bir kere 99’dan beri günlüklerimin genel adı “Ah Ben” oldu hep. Bu ismi seviyorum. Sonra devamı da var o sözün ve önemsiyorum. Bana uygun olduğunu düşünüyorum.

Âh ben’den ve hallerimden / Yırttım perdeyi ne gelir elimden… (Bu giriş 16 Ocak Perşembe akşamı, günün son saatlerinde yazıldı.)

1 Aralık, Pazar

Halamın mevlidi vardı bugün. Vefatının sene-i devriyesi. Hükümet gibi kadındı. Sözü tok. Mert. Gün görmüş. Çocukken, yatılı okulda okurken, haftasonları mahalleye giderdim hep. O zamanlar Dokuzkavaklar Mahallesi’ne dahildi oralar. Sonra böldüler, bizimkiler Anafartalar’da kaldı. Köylüler gelmiş. Az buçuk tanıdıklarım, iyi tanıdıklarım, yüzlerini bir yerden hatırladıklarım. Hava güneşli ama serin. Teyzeoğlu bir demir kovada ağaç parçaları yakıyor. Kağıt bardaklar atıyorlar kovaya, lastik kokusu yayılıyor. Evet, kağıt bardakların içi de plastik kaplama. Emin oluyorum iyice. Yemek iyi. Aşçılar da bizim köyden. İlahi okuyan bir ekip var. Böyle etkinliklerde en sevmediğim şey bu ekipler, ses çok fazla, insanın kulağını acıtıyor. Kırk yılda bir gördüğün tanıdıklarla iki beş edemiyorsun.

Bir ara kuzen telefonundan bir şiir okutuyor. Kitap çıkarmayı düşünüyormuş ama imlayla başı dertte. “Ben hallederim,” diyorum, “orasını bana bırak.” Nasıl olsa artık kitap bastırmak çok kolay, madem heves etmiş, bastırsın tabi. İçimden “imla ve noktalamaya fısıldayan adam” diyorum kendime. Sonra uzun geliyor bu ad “virgüle üfüren adam”, “noktalara fısıldayan adam”... Emekli olmuş kuzen. Benden nerden baksan altı yedi yaş küçüktür ama onun saçları da ağarmış. Günler yalnız benim üstünden uçmuyor belli.

Yemekler yeniyor, sohbetler ediliyor, dua faslı. Güzel bir metin ezberlemiş hocalar. Aynı metni başka mevlitlerde de dinledim. Ama yanlış okuyorlar sözcükleri, onun için de kendimi verip, içten âmin diyemiyorum bir türlü. Mesleki deformasyon olmalı bu da. Hoca dua ediyor ben metni tashih etmeden duramıyor, duaya odaklanamıyorum bir türlü. Tarihi, dini-tasavvufi dizileri izlerken de oluyor bu.

Hoca “vâsıl olan sevabı” diyor durmadan. Biri buna “hâsıl olan” demesi gerektiğini söylese düzeltir mi acaba, sanmam. Çok da geçiyor bu cümle kalıbı dua boyunca. “Hâsıl olan sevabı ….ya hediye eyledik vâsıl eyle ya Rabbî” demesi lazım sanırım ama demiyor, diyemiyor. Kötü ezberlemiş. Kafamda bir soru: Hepsi nasıl aynı yanlışı tekrarlayabiliyor acaba? Organize bir hareket mi bu? Sonra yine beklediğim yanlış ifadeler geliyor. “Kabûl ve karîn eyle…” Hocam desem, o öyle değil “kabûle karin eyle” olacak, dinler mi acaba. Hadi bunları ikna ettim diyelim, cami cami dolaşacak mıyım? Halk hocaları var bir de, fahri ilahi okuyucular, dua ediciler…

Zor bu işler. Onlar da emeklidir sorsam. Aşçı da emekli. Bir ben emekli olamamışım, yaşım hepsinden fazla olsa da, vâsıl değil hâsıl olacağını biliyor olsamda o sözcüğün, virgüllere üflemeyi bilsem de… Faydasız bilgiden sana sığınırım Rabbim, belki de faydasız hassasiyetten, demeliyim.

10 Aralık, Salı

Sabah namazından önce balkona çıkıp gökyüzüne baktım. Gökyüzü beyaz bulutlarla kaplıydı bu sefer. Daha önce sağ tarafımda gördüğüm Küçük Ayı ve sol yanımda dağların üstünde parlayan artık Sabah Yıldızı olmuş Zühre görünmüyordu. Yine de birkaç yıldız vardı gökyüzünde. Sonra yavaşça kayan bulut solda tepede görülen o yıldızı kapladı. Bulut ne ki, bütün gökyüzünü kapkara bulutlar kaplamış olsa bile bulut ne ki yıldızla karşılaştırmaya kalksak. Kocaman yıldız ve küçücük dünyada sadece benim gözümün gördüğü ufku kaplayan bulut. Belki bir kilometre yukarıda. Belki daha yakın. Ama koskoca yıldızları, ayları güneşleri kapatabiliyor işte. Yakın olduğu için büyük hakikatleri kapatan küçük sorunlar, küçük dertler, tasalar gibi, günlük haberler, gelişmeler gibi.

Yıldızlara bakmak, büyük resme bakmaktır bir yönüyle, büyük meseleleri düşündürür. Bir dağ zirvesinde olsak, şehirde göğümüzü kaplayan kara bulutlara yukardan bakacağız belki. Uçak yolculuklarında öyle olmaz mı? Bulutların üstünden gider uçak, altta bulutları görürsün ama yukarılar günlük güneşliktir.

9 Ocak, Perşembe

Bugün türbe ziyareti günüydü. Denizli’nin iki mübarek bekçisi. Ondokuzuncu asırdan yirminci asır başlarına uzanan gönül ehli bir silsilenin son halkalarından. Ne zamandır aklımdaydı Hacı Hasan Feyzi Efendi’yi, Üzüm Dedesi Hulusi Efendi’yi ziyaret etmek. Şehri iyi bilen Hüseyin Say’ı aradım. Üzüm Dedesi’ni daha önce o da ziyaret etmemiş ama yerini biliyor.

Öğle namazında Hasan Feyzi Efendi Camiinde buluşmaya karar verdik. Ben önce geç kaldım sanki biraz, 120’yi kaçırdım. Aktarmalı gideyim dedim. Meslek Lisesi Durağında 250’yi beklerken, bir sonraki 120 geldi. Zeybekçi’nin durağında inip yürüdüm elimde telefon, navigasyon açık. Başka bir yerden daha kısa sürer miydi bilmiyorum ama pek umutlu olmasam da namaza yetiştim. Hüseyin Abi şadırvanda abdest tazeliyordu. Benden önce gelmişti. Caminin yanında bir çocuk parkı var. Kauçuk zemin, kaydıraklar vs… Orada oturmuş, eski günleri düşünmüş epey. Meğer tam o parkın olduğu yerde Vakıflar Yurdu varmış eskiden. Hüseyin Hoca Denizli İmam-Hatip’te okurken o yurtta kalmış. Hatta bir ramazan bu camide teravih kıldırmış öğrenciyken.

Namazdan sonra camiye bitişik türbeyi ziyaret ediyoruz. Hasan Feyzi Efendi’nin sandukasından başka oğlunun (Kuddusi Efendi) ve eşinin sandukaları var türbede. Diğer çocukları dışardaki haziredeymiş ama ayrı ayrı mezarlar, mezar taşları görmedim. Bir alan çevrilmiş. Bir sanduka daha var yine caminin içinde yan taraftaki bölmede. Emin değilim ama internette okuduğuma göre trajik bir aşk hikayesinin kahramanı olan genç kız olabilir.

Camiden çıktık, yürüyoruz. Stadyum var hemen orada, askeri lojmanlar, garnizon, evler, dükkanlar. Bu civar hep vakıf arazisi imiş. Dergah, aşevi, medrese… Kocaman bir külliye varmış burada. Şimdi bir tek cami kalmış ve caminin içinde, kenarda sandukalar. Arazi kamulaştırılmış zamanında, bir kısmına stadyum, lojmanlar vs… yapılmış, bir kısmı halka satılmış. Hasan Feyzi Efendi Antalya tarafından, ilginç bir hayat hikayesi var. Ailesi eğitim için Buhara’ya göndermiş mesela. Düşünüyorum. Hangi saikle böyle bir şey yaptılar acaba? Buhara çok önemli bir yer, tamam, bunu herkes biliyor ama 19. asır Buhara’sında ne kalmış olabilir ki? Konya varken, İstanbul varken. Hatta Elmalı bile… Yanıbaşında. Ama yol, yolculuk kesinlikle çok önemli. Hocaları geri göndermiş zaten. Zihnim kısa öyküler, roman parçaları yazıyor yürürken. Bir sahne şöyle mesela:

Uzun bir maceradan sonra Buhara’ya varıyor. Muhtemelen birçok şehirde konaklaya konaklaya önce Bakü’ye vardı, oradan Hazar’ı geçip dağınık Türkmen boyları arasında geze geze Hive’ye, derken Buhara’ya geçti. Hocaları biraz okutuyorlar teberrüken, ziyaret edilecek yerleri ziyaret ediyor, sonra seyrek ak sakallarını sıvazlayan bir Özbek müderris karşısına alıyor. “Oğlum,” diyor, “bu Buhara o senin bildiğin eski Buhara değil, görüyorsun. Biz gözümüzü dikmiş Devlet-i Âliye’ye bakıyoruz, geri dön. Aradığını evliyalar ummanı Rumistan’da bulacaksın.” Bu “Evliyalar ummanı Rumistan” ifadesi Mahtumkulu’dan. O da Hive’de okumuş. Bazı rivayetlere göre Buhara’da da okumuş bir ara. Bakmak lazım, mesela Hasan Feyzi Efendi yirmi yaşlarındayken Mahtumkulu hayatta mıydı acaba? Biraz zor görünüyor. Yine de bir romancı isterse Hasan Feyzi Efendi’yi Mahtumkulu’nun öğrencileriyle, akrabalarıyla karşılaştırabilir, Buhara’da veya dönüş yolunda Sofi Allahyar’ın kitabını okumasını sağlayabilir. Hazret dönüşte Konya civarında bir şeyhten feyz alıyor. Eğitimini tamamlayıp önce Yalvaç’ta sonra Denizli’de irşat faaliyetlerini düzene koyuyor. Yolunu oğlu Kuddusi Efendi’yle Üzüm Dedesi Hüseyin Hulusi Efendi devam ettirmiş.

İnternette Üzüm Dedesi’nin türbesinin dar bir sokakta, bir bahçede olduğu yazılıydı. Eski bilgi olmalı, gayet geniş bir yol var şimdi orada. Kendi adına yapılan bir cami ve caminin yanında müstakil türbe. Türbenin içi güzelce tefriş edilmiş. Biz gittiğimizde başka ziyaretçileri de vardı Dede’nin. Allah rahmet eylesin hepsine, kapıları kapanmasın. Caminin önünde bir mezar taşı vardı. “Hüseyin oğlu Ekmekçi Mehmetali Usta” yazıyor taşta. Dede’nin adı Hüseyin olduğuna göre belki Üzüm Dedesi’nin oğludur diye düşünüyorum ama bir bilgim yok bu konuda.

Acaba yollarını devam ettiren birileri var mı? Onu da bilmiyorum. Eğer çıkması gerekiyorsa belki bu bilgi de çıkar birgün karşımıza.

(4 Çizgi, Temmuz 2026)

Yorumlar

Popüler Yayınlar